Röportajlar

Erhan Balpetek, “Hayranlarım Benim Can Dostum!”

erhan-balpetek-roportaj-1
Yayınlayan : Oktay Bala

oktay-bala-muzik-sepeti-genel-yayin-yonetmeniDiyarbakır’ın sihri var. Yemekleri çok güzeldir, parmaklarını yersin, yöre şahanedir, gözlerini alamazsın, insanı sanatçıdır, yaratıcıdır, özgündür, öyle ki, hemen hemen hepsi tek olmak ister, özgürdür.

Erhan Balpetek, tanışır tanışmaz sevilen insanlardan, onu tanımak için çaba göstermenize gerek kalmaz, hemen kabullenirsiniz. Sesinin tonundan mıdır, mütevazı el uzatışından mıdır, az biraz sihirli sanki…  O’nun selamını hemen alır, elini hemen sıkarsınız.

Sohbetimizin ilk dakikalarında binlerce hayranı olduğunu farkettim, gözü telefonunda, her hayranına tek tek cevap yazıyor, hiç usanmıyor, bir yandan da beni kırmadan sohbetine devam ediyor. Normalde böyle şeylere bozulurum, ama Erhan Balpetek’e bozulamadım. İkinci Facebook profilini oluşturmuş, Twitter desen öyle, kendine ait bir de youtube kanalı var. Aracıları kaldırdım, hayranlarımla direk temastayım, diyor. İşte bu yüzden bozulmadım. Teknolojiye açık, geleceğe açık…

Hayranlarım, demeye de kıyamıyor aslında. “Hayranlarım demek kolay, haşa… Böyle mesafe koymak istemem, onlar benim can dostum” diyor.

Erhan ile bir süre sonra hayranlarını konuşur oldum, onlarla temasını, nasıl can dostu olabilmişler, diye. Kadınlara abla, bacı, erkeklere kardeş, ağbey, diyor. Herkes ile titiz bir teması var, bana albümünü imzalayıp verirken, O’nu iyice seyrettim. İmzayı atmadan önce kalem değiştirdi. Bunu bilirim, bana olan saygı ve sevgisiyle ilk eline gelen kalemi eşitleyemedi, daha özel bir kalem seçti.

İnsanlığı ile kapalı kalpleri açan biri olduğunu anladığımda, hayranları için çok değerli, benim için mesleki zorunluluk olan şu soruları sormaya başladım. Öyle ki, bunu yaparken hayranlarıyla yarıştım. Onlar Sosyal Medya kanallarından, ben karşı koltuktan soruları yağdırmaya başladım.

Erhan’da hiç usanmadan, bir yandan elindeki cep telefonuyla sizin sorularınızı, bir yandan da benimle şu sorularımı yanıtlamayı sürdürdü:

erhan-balpetek-roportaj-4

-Erhan, sana hiç klasik sorular sormayım, hani müziğe ne zaman başladınız, ailenizde müzisyen var mı, diye… Mecburen 5 yaşında başladım, dededen müzisyen bir aileyiz, diye yanıtlar sonra.. Bunun yerine, sana sen gibi yaklaşmak isterim, hiç lafı dolandırmadan, direk sorayım, -kendini nasıl keşfettin, seni senden sonra ilk kim keşfetti.

-ilkokulun son döneminde şarkılar mırıldanmaya başladığımda, kulağıma hoş geldim, sanırım o vakitleri kendimi keşfettiğim zaman olarak söyleyebilirim. Sonrasında keşfeden ve beni sürekli itekleyen ise, Sevim Taşçı, ortaokul hocam, öğretmenim. Lise yıllarımda da beni yalnız bırakmadı. Bana korolara katılacak öz güveni Sevim hanım  yükledi. Arkadaşlarım bezden top yapıp toz toprak içinde terli yanaklarla top koştururken, ben korolarda, notalarda, davulda, zurnada buldum eğlenceyi. Allah Sevim Taşçı hocamdan razı olsun. Sevgiyle anmak isterim.

– Her şey nasıl gelişti, Diyarbakır’dan ne zaman göçtün, okul sonrasını bir kaç yıllığına özetlersek eğer…

1988 yılını hiç unutmam, bu İstanbul’a ilk geldiğim tarih. Bir kağıt fabrikasında çalıştım.  Aklından şuan neler geçtiğini biliyorum, hayır, -inşaatta şarkı söylerken keşfedilmedim, sen sormadan ben itiraf edeyim. Ben düğünde keşfedildim, 1990’da…

– İllaki seni keşfedeni de anlatacaksın… Kağıt fabrikası, bekar odaları, hafta sonu arkadaşlarla kafa dağıtma gezileri, bazen de eller cepte etrafta başıboş dolaşma halleri ile 2 yıl geçti diyelim, ne oldu da sahne de buldun kendini, düğünde keşfedilen de hiç duymadım, aç şu hikayenin kapağını… 

Bir akrabamın düğününe davetliydim. Ne olduysa orada oldu. Mutlu bir gündü, evlenmiş ve düğün ile kutluyorlardı. Haliyle kalktım, çaldık, oynadık, söyledik. Dinlendiğim esnada yanıma Behsat Bey geldi. Ve hayatım değişti.  Beni Sevim Taşçı hocamdan sonra ilk profesyonel olarak keşfeden kişi Behsat Bey oldu. Öyle ki, daha sonraki yıllarımda menajerim oldu. Düğünden bir kaç gün sonra kendimi İkitelli’de Aydın Taverna’da gazino programları yaparken buldum. Müzik camiasına girişte iyi ve doğru bir adım oldu, taverna deyip geçmemek lazım, Dilber Ay, Azer Bülbül ve Sefa Güneş üst kadrodaydı.

Biliyorum o tavernayı, Sabah ve Hürriyet gazetelerinde çalıştığım yıllarda İkitelli Toplu Konutları’da yaşıyordum. Arada bakkal çakkal için karşı mahalleye geçtiğimde Azer Bülbül’ün posterlerini görürdüm, Dilber Ay’ın hatta.. Gazeteci merakı, sonra kendimi davet ettirdim o tavernaya… Ortam güzeldi. Aslında adını bilmediğimiz ama peşinden milyonlar sürükleyen sanatçıların sahnesiydi orası. Sonra neler oldu?

Bir süre sonra İkitelli’deki tüm tavernalarda gazino programları düzenliyor oldum, revaçta olmaya başladım, bu beni çok mutlu ediyordu, insan mutlu oldukça, koyduğunu aldıkça, git gide öz güveni artar oluyor ve inanın eğer öz güveniniz size her şeyi başartır. Bu işin sırrı öz güven…  Tam da o zamanlarda, Behsat Bey, bir üst seviye olarak Yalova’yı işaret etti. 4 yıl boyunca Yalova Dilan Gazinosu’nda programlar düzenledim. Sonra askerlik araya girdi.

-Ah o askerlik, tam da en hayatımızın şekillendiğinde karşımıza çıkar. Kaldırır atar tüm planları. İşin kötüsü, askerlik bitsin diye gün sayarız, bittikten sonra da, -Keşke bitmeseydi, deriz. Hiç bir yer de bulamazsın o dostluğu, kardeşliği… 

Aynen öyle, çok güzel günlerdi… Askerlik arkadaşlarımı çok özlerim, bir çoğuyla hala görüşürüm. 1997 yılında Amasya Çavuş Talimgah Birliği acemilik için, Edirne Süloğlu 55’nci piyade mekanize Taburu ki, burası sürgün yeri olarak bilinirmiş, haliyle oradan da 15 aylığına Van’ın Gürpınarı’na sürüldüm ve askerliğim Van’da bitti. Şans işte, biz de yok, sürgün olayında çok güldüydüm… Tüm evraklarım olmasına rağmen ordu evlerinde sahne almak yerine, yine toz toprak hayatımla birlikte kaldım, üstelik tel örgüler arasında, benim olmayan kıyafetlerle, askerlik işte bilirsiniz. Eğitim aralarında, biz bize otururduk, demi kuvvetli çaylar içerdik, türküler okuduk. Askerlik sonrası tekrar Yalova’ya döndüm, keşke dönmez olaydım…

Hayırdır inşallah, ne oldu da böyle söyledin. Yalova 4 yıl boyunca her akşam sahne aldığın, hayranlarının sayısını yükselttiğin yer değil miydi?

Dilan Gazinosu, evet… Sahibini baba yerine koyduğum, çocuklarını kardeş bildiğim bir ailenin sahnesiydi. Bu sahneyi adeta bana armağan ettikleri yerdi Dilan Gazinosu.  Siz de unutmamışsınızdır, 17 Ağustos 1999 depremini. Dilan Gazinosu’nun sahibi ve çocukları bu depremde vefat ettiler, enkaz altında kaldılar ki, en kötüsü, Ölmeden ölenlerin hali, enkaz altından, adeta son umutla uzanmış, parmakların ucunda yakarışlar olan elleri tutup ağlamak. Benim öz güvenimin, duygularımın, içimin yıkıntılar arasında kaldığı dönemin başlangıcıydı 17 Ağustos 1999. Ölmeden ölmüştüm, bir süre ağzımı bıçak açmadı, yasa boğuldum. Müziği bıraktım. Onları hala engin bir rahmetle anarım ama 5 yıl sürdü bu yas. Kalp yeniden yeşeren bir şey sanki, yeşerdi kalbim…

– …Ve sonunda kendimize geliriz, bitti dediğimiz de başlar her şey değil mi?

Senin de duyguların çok kuvvetli, aynen de öyle oluyor, her şey bitti dediğimizde başlıyor yine… Depremden, 5 yıl sonra temizlik ürünleri satan bir market açtım, ticaretle oyalandım, sonra bunun bana göre olmadığını farkettim. İnanın alış fiyatına kar eklerken elim titriyordu. Üzgünüm ki, her şeyin üzerine 500 kat kar koymasak, acaba bu kadar pahalı ortamın sorumlusu tüccarlar mı, diye düşünmeden edemedim. Ticaret kalbimin yeşerişine gölge ediyordu. 2005 yılında bir rehabilitasyon merkezinde engelli çocuklar için çalışmaya başladım. Onlara elimden geleni yaptım, kimine şarkı söylemeyi bile öğrettim. İşte yeşeren kalbimin, dirilen öz güvenimin minik çiçekleri açar oldu böylece.

erhan-balpetek-roportaj-3

-Bu, sana da onlara da iyi geldi, eminim… Ellerinden öpsün hepsi, yanaklarından öpsünler, kalbine dokunsunlar hep, ne güzel bir seçim yapmışsın. Ticaretten doymayıp, o çocuklardan aldığın hazla bastırdıysan açlığını, kıymetli gönüllerden izin silinmesin inşallah.

Evet, gerçekten iyi geldi, o çocukların ihtiyaçlarını yanlış listeliyoruz. Onların çok şeye ihtiyacı yok, bütün ihtiyaçları yaratıcımız tarafından sağlanıyor. Üstelik gözle görür şekilde karşılanıyor, iman etmemek mümkün değil. Geriye kalan ihtiyaçları sadece onların gün içinde sizle kurmak istedikleri temasa yanıt veriş haliniz. Gerçekten onlarla geçirdiğim zaman bana çok iyi geldi. 2005 yılında Kocaeli’nde düzenlenen ‘Kocaeli Starını Arıyor‘ adlı ses yarışmasına katıldım, birinci oldum. Bunun ödülü olarak da bana bir albüm yapıldı. Bu albüm ‘Ağlarım Geçen Yıllara‘ adını aldı. İçinde 9 şarkı vardı, bu albüm beni çok onurlandırdı. Etrafımda kiminin hayran, benim can dostu diye tanımladığım kocaman bir kitle oluştu.

Ropörtajın devamı için tıklayınız >

 

 

Yorum Bırak

error: Ooppss ! Hiç hoş değilll..